27 Haziran 2012 Çarşamba

Lisedeki Sınıf Arkadaşları Buluştuk



Hepimizin maşallahı var. Düz lise okumamıza rağmen hepimiz üniversiteli olmuşuz. Okumayanımız yok evelallah! Üç yıl aradan sonra ilk defa buluştuk. Çok özlemişiz birbirimizi gerçekten. 26Haziran2012 Salı günü saat 18:00'da SekaPark'ta buluştuk. Hayatımıza dair neler olup bittiğini konuştuk. Koskoca üç yıl geçmişti. Yaşadığımız çok şey vardı aslında. Her şeyi konuşmadık zaten. Bir daha görüşmek üzere sözleştik tekrardan. Bunu sık sık yapmalıymışız. Biz o "KOPMAYANLAR"dan olalım.















23 Haziran 2012 Cumartesi

Bir Gün Bir Adam

Saat sabahın 7'siydi. Uyanmıştı ama alarmın çalmasını bekliyordu yataktan kalkmak için. Her sabah öyle kalkardı yatağından. Alarm çalmadan önce uyanırdı. Yatağın içinde ayılmak için bir o yana bir bu yana döner dururdu. Alarm saat 07:00'ye kuruluydu. Kalktı, banyoya doğru yöneldi. Dün gece biraz içmişti ve başı biraz ağrıyordu. Banyoya girmeden mutfağa gitti. Kahve suyunu ısıtmaya bıraktı. Banyoya gitti. Elini yüzünü yıkadı. Aynada biraz yüzünü inceledi. Sakalının uzayıp uzamadığını iyice kontrol etti. Kesmeyeceğine karar verdikten sonra tekrar mutfağa gitti.

Kahvaltı etmeden asla giyinmezdi. Çünkü biraz sakardı ve üzerine dökmekten korkardı. Eğer giyindikten sonra kahvaltı yaparsa ve üzerine bir şeyler dökülürse çok sinirlenirdi. İşe geç kalırdı. Çamaşırları direk makineye atardı, akşam eve geldiğinde fazladan iş çıkarmış olurdu kendisine. Bunu bildiği için Kahvaltıdan sonra giyinirdi, rahat rahat. 

Kahvesini içti, kahvaltısını etti. Giyindi ve çıktı evden. Her zaman olduğu gibi dolmuşa binip çarşıya gidecek, oradan da yürüyerek işe gidecekti. Çarşıda yürüdüğü mesafe biraz uzundu. Üç durak önce inerdi dolmuştan. Yürümeyi çok severdi güneşli günlerde. Gerçi kış günlerinde bile yürüdüğü olurdu o çamurlu caddelerde.

Evden işe, işten eve gelip giden rutin ve monoton insanlardan değildi. Haftada üç gün spor salonuna gidip spor yapardı. Çevresinde çok arkadaşı vardı. Çarşıda yürürken çok insana "Merhaba" derdi. Ama pek dostu yoktu çevresinde. Az olsun öz olsun mantığıyla "dostluk" kavramına yaklaşırdı.

Evlenmemişti. 36 yaşındaydı. Üniversitede okurken bir sevgilisi olmuştu ve onu çok sevmişti. Terk edilmek ona aşırı derecede koymuştu.Tekrar aynı şeyleri yaşamaktan korkutuğu için bir daha kız arkadaşı hiç olmamıştı. 

O gün işe geldiğinde tam karşısındaki masanın boş olduğunu fark etmemişti. Çünkü genelde Ahmet bey (karşı masada oturan adam) 10-20dk geç gelirdi büroya. Alışkanlık olmuştu. Ama bu seferki farklıydı. Ahmet bey kovulmuştu. Masası tamamen boştu. Bu durumu öğlen yemeğe çıkmak için "Ahmet hadi yemeğe!" dediği zaman fark edebilmişti. 

Altı senedir karşılıklı masalarda oturuyorlardı. Uzun bir süredir tanışıyorlardı yani. Çok üzülmüştü, Ahmet beyin işten çıkartılma olayına. 

Akşam eve gidip yemek yapmakla uğraşmak istemiyordu. O yüzden eve gitmeden önce evde yiyebilmek için aparatif şeyler aldı restoranlardan. Dolmuşa bindi ve eve gitti. Elindeki yemeği mutfak masasının üzerine bıraktı. Odasına gitti, üzerini değiştirdi. Daha doğrusu üzerini değiştirmedi, sadece soyundu. Banyoda ellerini yıkadı. Mutfağa gitti. Çok acıkmıştı. Hızlıca yemeğini yedi. Zaten her zaman hızlı yerdi yemekleri. O yüzden son zamanlarda biraz göbeği çıkmıştı. Her ne kadar spor yapıyor olsa da yemek yemekten vazgeçemiyordu. Eğer sporu bırakırsa daha fazla kilo alacağını biliyordu. 

Yemekten sonra bir sigara içmek istemişti. İş yerine götürmezdi sigarasını. Sadece evinde içerdi. Hatta evin içinde sadece mutfakta içerdi. Sigarayı almak için paketine uzandı ve bitmiş olduğunu gördü. Eğer paketin bitmiş olduğu aklına gelmiş  olsaydı, eve gelmeden önce alırdı bir paket daha. Böylelikle tekrar tekrar dışarı çıkmamış olurdu. Ama şimdi mecburiyetten ötürü köşedeki büfeye gidecekti. Hemen bir şort ve tişört giyip büfeye sigarasını almaya gitti. Tesadüfe bak ki içmiş olduğu sigaradan kalmamış ve iki sokak aşağıda ki bakkala yürümek zorunda kalmıştı. 

Yolda karşıdan karşıya geçerken, ileriden hızlıca gelen arabayı fark etmedi. Şoför de aşırı derecede alkollü olduğundan  kendisini durdurmaya çalışan polislerden hızlıca kaçmaya çalışıyordu. Karşısında gördüğünde adam çoktan cama çarpmıştı. İş işten geçmişti. Bir sigara uğruna adam canından olmuştu. Kanlar içinde yerde yatıyordu. Kafası cama çarpmıştı, o sırada kafatası kırılmıştı. Kollarını, bacaklarını ve göğüs kafesini, arkadan arabayı kovalayan polis arabasına çarptığında parçalamıştı. Hastaneye götürülmesine gerek bile yoktu. Çünkü oracıkta adam ölüvermişti.

Hastanenin morguna götürülürken canını verdiği yerde litrelerce kan ve kırılmış gözlüğü kalmıştı.

15 Haziran 2012 Cuma

Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler





Siyaset bilimci Dr. George Friedman'ın yeni kitabında inanılmaz senaryolar var. Olayların merkezinde yer alan Türkiye yeniden imparatorluğa dönüşüyor, hilafeti canlandırıyor.


Dünyanın en çok sözü dinlenen stratejik araştırma şirketlerinden Stratfor'un kurucusu siyaset bilimci Dr. George Friedman Ocak ayının sonunda yeni bir kitap çıkardı: Gelecek 100 Yıl- 21. Yüzyıl için Öngörüler (The Next 100- A Forecast for the 21st Century). Kitapta inanılmaz senaryolar var. Mesela Rusya ve Çin gerileyip çöküyor, Üçüncü Dünya Savaşı çıkıyor ama uzayda gerçekleşiyor. Üstelik Türkiye de olayların merkezinde. Çünkü Ortadoğu, Balkanlar, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'ya hakim bir imparatorluğa dönüşüyoruz yeniden, hilafeti de canlandırmışız, ABD'nin sinirini bozuyoruz. İşte Friedman'ın kehanetleri.

Bir yanda Türkiye-Japonya bir yanda ABD-Polonya

RUSYA'NIN SONU GELİR
2010-2020 arasında Rusya güney sınırını genişletir, Gürcistan'ı içine alarak yeni komşusu Ermenistan'la ilişkileri sıkılaştırır. Bu durum Türkiye'ye Soğuk Savaş döneminde yaşadığı tatsızlıkları anımsatır. Bu kez karşılık verecektir, ulusal güvenliğini sağlamak için Kafkasya'daki sınırlarını gerektiği kadar ilerletecektir.

Rusya'nın Kafkasya'da ilerlemesi elbette Türkiye kadar ABD'yi de rahatsız eder. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Romanya, Rusya'nın Avrasya hakimiyetine karşı ABD'yle her türlü anlaşmayı yapar. Böylece Soğuk Savaş gibi, yeniden Amerika-Rusya arasında bir sınır çizilir, ama bu kez Berlin'de değil, Karpat Dağları'nda. Ama endişelenmeye gerek yoktur çünkü Rus ordusu ve ekonomisi giderek zayıflar. 1917 ve 1991'de olduğu gibi bu kez 2020'de çöker.

ÇİN KAĞITTAN KAPLAN
Şu anda herkesi korkutan Çin'in ekonomik büyümesi, uzun vadede kárlı değildir. Dev ülke, ekonomik krize girer ve dünya lideri olma ihtimali ortadan kalkar. Ekonomik kriz, 2010'un sonlarında ülkede merkezi devletin gücünü de zayıflatır, bölgeler arasında rekabet başlar, geleneksel yabancı düşmanlığı hortlar. Çin 1920-30'larda yaşadığı kaosun içine yuvarlanır yeniden. Bundan yine o dönemde olduğu gibi en çok Japonya yararlanır.

NATO BİTER
2020'de Rusya ve Çin'in zayıflaması iki ülkenin sınırlarını savunmasız hale getirir. Türkiye'nin de dahil olduğu komşu ülkeler tarafından bir avlanma cennetine dönüşür Avrasya.

Japonya, Rusya'nın doğu kıyılarına ve Çin'in doğusuna gözünü diker. Çünkü nüfusu 107 milyona düşmüştür, bunun 40 milyonu 65 yaşın üstündedir. Enerji kaynakları tükenmiştir. Geleceğini garanti altına almak için bölgesel bir lider olmaya çalışmalı, Rusya'nın yeraltı kaynaklarından yararlanmalıdır.

Türkiye ise, Kafkasya'dan kuzeye doğru ilerleme niyetindedir. O sırada Polonya şahlanır. Rusya'ya doğru ilerlemeyi planlar; hem eski sınırlarına dönmek hem de Rus tehdidini tamamiyle bertaraf etmek istemektedir. Peşine de Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerini takar.

Bütün bunların uluslararası sonuçları müthiştir. Bir kere Avrupa'daki Fransız-Alman üstünlüğü yerini Polonya liderliğinde Doğu Avrupa ülkelerinin üstünlüğüne bırakır. Fransa ve Almanya'nın Polonya'nın istilacı ruhuna karşı küçük Baltık ülkelerini savunmakta çekimser davranması, NATO'yu pratik olarak bitirir.

BU ADAMI NİYE CİDDİYE ALALIM
Friedman'ın 1996'da kurduğu, yaklaşık 70 analistin çalıştığı Teksas merkezli Stratfor (Strategic Forecasting Inc.), dış politika ve ekonomi konularında Pentagon dahil pek çok kuruluşa danışmanlık yapıyor. Analistlerinin çoğu eski CIA ajanı, o yüzden de Stratfor için ABD'de 'gölge CIA' diyorlar. Friedman, kehanetlerini jeo-politikaya ve tarihe dayandırıyor. Tahminleri ABD halkı tarafından da çok ilgi görüyor. Örneğin 2004'te yayınladığı 'America's Secret War' (Amerika'nın Gizli Savaşı) çok satmış, hakkında çok konuşulmuştu.

NEO-HALİFELİĞİN MERKEZİ TÜRKİYE
Bugün dünyanın en büyük 17'nci ekonomisi olan Türkiye 2020'de 10'uncu sıraya yükselir. Rusya'nın çöküşüyle birlikte hem Avrasya'nın hem de Arap dünyasının en güçlü aktörü haline gelir... Türkiye'nin tarihi düşmanlarından Yunanistan, Balkanlar'daki kaos nedeniyle giderek güçsüzleşmiştir. Arap Yarımadası da, sadece petrole dayalı ekonomisiyle bir krizin eşiğindedir.

2020'ye yaklaşırken ABD'ye karşı son kozlarını kullanan Rusya'nın karıştırdığı Ortadoğu ve Balkanlar savunmasız ve güçsüz durumdadır. Türkiye için büyük fırsat! Bu fırsatı değerlendirecektir:

Etkisini Kafkasya'nın kuzeyine, Rusya ve Ukrayna'ya kadar ilerletir, Don ve Volga ırmaklarının arasındaki vadiye oturur, Rusya'nın tarım cennetine kurulur.

Kazakistan'ı din kartını kullanarak hakimiyeti altına alır, Orta Asya'ya iyice yerleşir. Artık Karadeniz bir Türk gölü haline gelmiştir. Kırım ve Ukrayna'nın Odessa şehri bütün alışverişini Türkiye'den yapmaya başlar.

Asıl amaç hem Karadeniz hem Akdeniz'i kontrol etmektir: Bölgesel güç olmak istiyorsan bu şarttır. Bunun için de Türkiye Avrupa ülkelerini Boğaz'dan uzak tutmaya çalışır. Giderek büyüyen sınırlarını korumak için Balkanlar'ı da kontrol altına almak ister. Tabii orada çıkarları, o sırada sıkı bir ABD müttefiki haline gelen Macaristan ve Romanya ile çatışacak, taraflar Ukrayna'da kafa kafaya gelecektir.

Irak ve Suriye'de karmaşa vardır, Kürtler tam 'Kendi ülkemizi kurmanın sırası' diye düşünürken Türkiye bu iki ülkeyi de kontrol altına alır. Bununla da yetinmez Arap Yarımadası'na kadar iner.

Türkiye'nin Akdeniz rüyasını gerçekleştirecek gelişme, Mısır'daki bir iç savaş sayesinde yaşanır. İslam dünyasının en önemli gücü haline gelen Türkiye, Mısır'daki huzursuzluğu bastırmak için bölgeye barış gücü gönderir. Böylece oraya da yerleşir ve Süveyş Kanalı'nı kontrol altına alır. Artık Kuzey Afrika'ya doğru ilerlemek çok daha kolaydır.

Ortadoğu'da Türkiye hakimiyetine girmeyen iki ülke kalmıştır: İran ve İsrail. İsrail direnir ama dört bir taraftan Türkiye'yle çevrilmiş durumdadır. Körfez'e hakim olan Türkiye, pratik olarak İran'ı da köşeye sıkıştırmıştır.

Ortadoğu'daki bu hakimiyetin sadece ekonomik ve askeri boyutta kalmasını yeterli görmeyen Türkiye işin içine dini de katar. Tam bir 'halifelik' gibi davranır. Bu arada Osmanlı döneminin gücünü tüm dünyaya hatırlatmak istercesine başkenti de Ankara'dan İstanbul'a taşır. Böylelikle bölgedeki varlığını Müslüman ülkeler nezdinde meşrulaştırır.

Bu gelişmelerden hoşlanmayan ABD, boş durmaz ve bölgede Arap milliyetçiliğini körükler. Balkanlar'da da anti-Türk hissiyatı baş gösterir. Ne var ki büyük bir Avrasya ve Ortadoğu imparatorluğu haline gelmiş Türkiye için bunlar küçük sorunlardır.

2050-2052 ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI
* 2050'ye gelindiğinde dünya güçleri büyük bir gerilim içindedir. ABD, Türkiye'nin ve Japonya'nın Orta Asya ve Avrasya'daki hakimiyetinden son derece rahatsızdır. ABD'nin doğal müttefiki haline gelen Polonya, Ukrayna'yı ele geçirmesine ve Akdeniz'e inmesine engel olan Türkiye'yle çatışır. Türkiye ve Japonya da ABD'ye karşı ittifak kurar.

* ABD, Türkiye ve Japonya'yı büyük bir tehdit olarak görmesine rağmen ilk etapta sıcak savaşa girmek istemez. Türkiye ve Japonya'nın başka ülkelerin sınırlarına saygı göstermediğini, insan haklarını çiğnediğini iddia eder, ekonomik ambargolar uygular.

* Bu arada ABD uzayda müthiş bir insansız ordu kurmuştur. Yıldız Savaşı Sistemi adını verdiği teknoloji sayesinde uzayda oluşturduğu platformlardan dünyanın her yerine birkaç dakika içinde hipersonik insansız uçaklar gönderebilecek durumdadır. Bu platformlardan birini Türkiye'nin güneyine doğrultur. Ve ültimatom verir: Ukrayna ve Balkanlar'ın kontrolünü Polonya'ya ver, Kafkasya'dan çekil, Boğaz'dan istediğimiz gibi geçelim!

* Türkiye, ABD'nin ülkeyi parçalamak istediğine inanmıştır. Japonya'yı da yanına alarak savaşa girmekten başka çaresi yoktur. ABD'nin uzay sistemini hedef alan saldırı Kasım 2050'de Japonlar'dan gelir. Bundan sonra savaş hem uzayda, hem de karada devam eder. Türkiye, Polonya'dan kurtulmak için Almanya'dan yardım ister. Almanya, ABD'yi böyle bir savaşta yenmenin imkansız olduğunu bilmesine rağmen Türkiye'yi karşısına almamak için müttefik olmayı kabul eder.

* Üçüncü Dünya Savaşı 2052'de sona erer. Japonya, Türkiye ve Almanya harabeye dönmüştür. Neyse ki sivilleri hedef almayan ileri teknoloji uçaklar sayesinde sadece 50 bin kişi ölür. Sonuçta ABD'ye uzayda istediğini yapmasına imkan verecek bir anlaşma imzalanır.

* 2060'da hálá İslam dünyasının liderliğini elinde tutan Türkiye, Washington'la arayı düzeltir ve yeniden sevilen müttefikler listesine adını yazdırır...

Her şey eski hamam eski tas haline döner.

(Hürriyet Pazar / Ezgi BAŞARAN)



http://www.timeturk.com/tr/2009/02/22/gelecek-100-yil-21-yuzyil-icin-ongoruler.html

14 Haziran 2012 Perşembe

İnkum Plajında Sabahlamak

Fotoğraflı anlatımlara devam ediyorum :)


13,06,2012 Saat 20:00 sıralarında İnkumuna geldik.





Plajda bir yere oturup ateşimizi yaktık...



Mangalımızı yaktık...



 Afiyetle yedik...



Saat 00:00 'ı geçince Aybüke'nin doğum gününü kutladık ...



Nargilemiz de vardı... Yaktık içtik :)




Dilek balonları uçurdular kumsalın öteki ucundan, biz izledik...



Mangal ateşini alevlendirdik, Taha gitar çaldı hep birlikte söyledik...





Yeri geldi yorulduk biraz dinlendik...



Gün ağırmaya başladığında İnkumu sis kapladı...




ve en sonunda sabahın ilk ışıklarında denize girdik...



12 Haziran 2012 Salı

İnkum

O kadar eğlenceli bir gün geçirdim ki anlatamayacağım. O yüzden fotoğrafları paylaşacağım. Fotoğraflar anlatsın bizi  :)

Hep birlikte İnkum Plajına gittik :)




 Yüzdük, güneşlendik ve bol bol güldük :)







Sonra mangalda yaptık...




 Ankara havası çaldı ve biz oynadık!




ve gün batımımız...




Devamında evde nargile keyfi :)

2 Haziran 2012 Cumartesi

Yalnızlığa Alışmalı

Bavulları hep toplu durmalı insanın... 
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
Yalnızlığa alışmalı...

* * *

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

* * *

İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa...
Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılmışsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne... 
Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kimse yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmayacak..." 
Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı... 

* * * 

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

* * *

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan... 
Yollarla barışmalı... 
Yalnızlığa alışmalı...

Kaç Kez Gittim Senden | Bulduklarım vol7

Yenilgiler yalniz yasanırdı ve sen her zamankinden daha cok yoktun... 
Sensizliğin hiçbir türüne alışamadığımı bilirdin ama yoktun... 
Her zamankinden daha cok yoktun ve benim sana vurulduğumda kesilmemiş cezalara karşı nasıl savunmasız olduğumu bilirdin... 

Kaç Kez Gittim Senden 

Yine sana döndüm her defasında sana döndüm zemherilerde yere düşürülmüş bir cicek kadar çaresizdim; üşüyordum ellerin olmayınca tenimde... 
Yenilgiler yalnız yasanırdı ve sen her zamankinden daha cok yoktun.

Kaç Kez Gittim Senden

Kendimden gittim. tanımlanmamış yenilgilerimde tek bedeli sensizlikti de ben sensiz yapamazdım; yasayamazdım iflasını gözlerimde. 
İşte bu yüzden yalnızca bu yüzden kaç kez yine sana döndüm... Kendimle döndüm sen olmadın... 
Her yeni bulusmada biraz daha benimdin ve sen her zamankinden daha çok yoktun... 
Kimbilir hangi mevsimlerde unutulmus bir şarkıydı dudaklarını kanatan. 
yanlış basan notalarda ben hiç olmadım saklama sakın...

kaç Kez Gittim Senden

Kendimden gittim sonunda...Tanımlanmamış yenilgilerdi...Bedeli sensizlikti de ben sensiz yapamazdım; yaşayamazdım iflasını gözlerimde. 
Sen uzaklıklarda kendini arardın; benim yakınlıklarımsa yalnızca sanaydı. 
Yanlis kurulmus denklemlerde çözüm aramak yakışmazdı sana...Olmazdı sevdiğim... 
Her sözün ayrılık üzre fermanlandı ve sen her zamankinden daha çok yoktun...

Kaç Kez Gittim Senden


Yine sana dondum her defasında sana döndüm... 
Ellerimi eski sıcaklıgınla tutman yeterliydi bilirdin... 

Kaç Kez Gittim Senden

Kac kez yine sana döndüm. 
Anlatmak yetmez sevdigim; anlamak yetmez. 
Birgün sensizligi sana bırakıp düşersem toprağa korkuyla uyanacaksın gecenin bilinmez bir yerinde. gözlerinde ciğ tanesi ıslaklıklar... 
Buz kesecek elin ayağın... 
Sarsılacaksın..! 
Bir anı sececeksin kendine; bu kez hayal olma sırası bana gelecek. 
Dudaklarında cok sevdigimi bildigin o sarkı: Seni Seviyorum...

Git..Dedin...Gittim...İşte

Ama Sen Her Zamankinden Daha Yoktun...

Hoşçakal demek, ölmekten daha mı zordu? | Bulduklarım vol6


Gidişin değil, bir umutla dönersin diye beklemek öldürdü beni..
Bir hoşcakalı çok gördün...


Zor geldi hoşcakal demek sana, böyle gitmek daha kolaydı çünkü, arkada kalanı düşünmeden çekip gitmek, yakıştı mı sana? Yakıştı mı gidiyorum demeden gitmek? Yakıştı mı veda etmemek ve çekip gitmek? Yakıştı mı ayrılıkla yüzleşmemek? Gittiğini bile söylememek..


Bir hoşcakalı çok gördün.. Bu kolay olanı idi, bunu seçtin...
Bencildin, gene kendin için en iyi olanı seçtin, başkasının duyguları seni yine hiç ilgilendirmedi..
Hoşçakal demek zordu çünkü, vedasız gittinsanki geri gelecekmiş gibi gittin, ayrılıkla yüzleşmeden gittin.
Ayrılık acı verir çünkü, sanki ayrılmıyormuşuz gibi terk ettin. Oysa beni gidisin değil, bir umutla gelirsin diye beklemek öldürdü...


Hoşcakal dememiştik, ayrılmamıştık öyle ise, dönecektin, bir umut vardı hala, rüzgarda savrulan bir mum alevi gibi cılız ama ısrarla yanan bir umut vardı.. İşte beni o umut öldürdü... Gidişin değil...


Bir gün dönecek diye beklemeler öldürdü beni, başka gölgeleri, sana benzetmek eritti bedenimi, ayak sesleri, merdiven çıkışlarını dinledim sen misin diye... Kapı çalındığında ben koştum, telefon çaldığında, ilk çalışta elim telefondaydı ilk aylar da... Gelmedin... Ama hoşçakal da dememiştin... Gitmiştin... Ama veda etmemiştin...


Gidişin değil, beni döneceksin umudu ile beklemek öldürdü...
Çok geç anladım bencildin. Artık hiçbir gölge sen değilsin, hiç telefon etmeyeceksin, dudakların adımı söylemeyi unutmuştur artık, çalan kapılar ve telefonlara ben bakmıyorum kaç zamandır. Hoşçakal demeden gittin. Kolayı seçtin... Dönmeyeceksin...


Yüreğimde artık ne sevgi var, ne umut, ne de bir ağrı...
Yüreğimde taşlaşmış bir HOŞCAKAL var... sana ait...
Onu bir söyleyebilsem, sana veda edeceğim... Bunca yıl benden çaldığın, hayatımı geri isteyeceğim.
Ve sen, Hiç anlamayacaksın, hiç bilmeyeceksin... Beni gidişinin değil, dönersin umudu ile yaşamanın öldürdüğünü...


Hoşçakal demek, ölmekten daha mı zordu?